benim karalamalarım

Amazon Prime’a ‘Yüksek Şatodaki Adam’ ile başlamak

A

TÜRKİYE’Yİ İYİ TAHLİL ETMENİN AVANTAJLARI

Amazon Prime Türkiye’ye hızlı bir giriş yaptı. Uzun süredir Netflix tekelinde bulunan Türkiye’ye agresif bir giriş yapan Amazon Prime size 1 ay ücretsiz ve sınırsız bir deneme sunuyor. Bence işin daha da agresif olan tarafı  1 aydan sonra normalde 50 liraya denk gelen abonelik bedelinin sadece 7.90 liraya sunulması.

Amazon Prime bu hamlesiyle  ağızları sulandıran Türkiye pazarında adeta yüksek sesle “ben de varım” diyor. Yeter mi? Yetmez. Yani içeriğiniz kaliteli fakat bunu yüksek fiyatlara duyuyorsanız Türkiye’de tutunamazsınız. Peki fiyatınız çok uygun fakat içeriğiniz boş ise. Hayır, o zaman da tutunamazsınız. Çünkü biz git gide daha da fakirleşen bir ülke olsak da sinemadan da televizyon dizilerinden de hasbelkader anlayan bir toplumuz. En azından bu işi aptal kutusundan değil de para vererek internet üzerinden izlemeyi kabul edenler şu an için öyle benim nazarımda… Amazon Prime, Türkiye’yi çok iyi tahlil etmiş. Niye ülkemize bu kadar geç giriş yaptıklarının açıklaması bu olsa gerek. 

Netflix‘in doldur boşalt içerikleri, ilk günkü kalitesini yitirmiş olması,  sabırla beklenen ve her defasında yeniden sabredilen kalitesiz yerli yapımları ve de üstüne sansüre boyun eğdiğine dair eldeki bulguların güçlenmesi, blutv‘nin  gerek teknik olarak gerek içerik olarak bir türlü istenen seviyeye gelememesi, mubi, filmbox  platformların  isteneni bir türlü verememesi ve de üstüne oynatıcı sorunlarını aşamaması… Amazon Prime için bundan daha iyi bir pazar düşünülemezdi. 

Bu bir çok yerde duyduğunuzu düşündüğüm kısa değerlendirmenin ardından gelelim Amazon’daki şu ana kadar izlediğim ve en beğendiğim iş olan The Man in the High Castle’a.

DİSTOPİK BİR HİKAYENİN ÖTESİ: THE MAN IN THE HIGH CASTLE

Philip K. Dick’in Hugo Ödüllü romanı The Man in the High Castle’dan Amazon’un en çok beklenen orijinal serisine uyarlanalı neredeyse 5 yıl oldu. Biz de 2020 yılında  yüksek şatodaki adam ile tanışmış olduk. 

Dizi, Dick’in romanına göre 2. Dünya Savaşı sonrasındaki distopik bir dünyayı ele alıyor. Dick, romanını yazarken “Eğer 2. Dünya Savaşı olası diğer sonuç ile sona erseydi, yani Hitler Almanyası ve Japonya müttefikleri savaşı kazansaydı ne olurdu?” sorusundan yola çıkıyor. Sorunun cevabını verirken de savaştan 15 yıl sonrasına, 1962’ye götürüyor bizi. Japonya’nın şimdiki ABD sınırlarının doğusunu, Almanya’nın ise orta batısını ve ovalarını paylaştığı, tarafsız bir bölge olarak Rocky Mountain eyaletlerinin çizildiği bir alternatif dünya.

Dizide, bizi sadece bu alternatif Kuzey Amerika kıtasındaki kurtuluş mücadelesi değil aynı zamanda savaşın ardından geçen 15 yılda Almanya ile Japonya arasında da artan güvensizlik ve gerilim bekliyor. Aslında tek başına bu gerilim bile izlenebilir olacakken hikayenin birkaç damardan ilerlemesi diziyi daha da izlenesi kılıyor.

Dizideki ana oyuncu kadrosunda, Juliana rolünde Titanların Öfkesi’nden hatırlama ihtimaliniz olan Alexa Davalos’u, John Blake rolünde pek bir yerden hatırlayacağınızı sanmadığım Luke Kleintank’ı ve kötü adam karakterlerinin vazgeçilmezlerinden olan ve bu dizide de acımasız Nazi subayını canlandıran Rufus Sewell’i görüyoruz.

Genel olarak oyunculukları başarılı bulsam da Luke Kleintank’ın başına ne gelirse gelsin yüzündeki pozitif ifade bazı sahnelerde bana Atiye’deki Beren Saat performansını anımsatmadı değil. Hatırlayacağınız üzere Beren Saat de dizide sürekli antidepresan almış bir ergen gibi dolaşmaktaydı.

SPOTNITZ’İN ORİJİNAL HİKAYEYE OLAN SAYGISI

Dizinin yaratıcısı Frank Spotnitz (The X-Files, Millennium, Harsh Realm) Dick‘in hikayesini gerçekten heyecan verici, orijinal bir casusluk gerilimine dönüştürmeyi başarmış. 

Juliana’yı dizinin ana karakteri haline getiren Spotnitz bunu ustalıkla yapmış ve diğer karakterleri bir saniyeliğine bile hikayenin dışına itmemiş. Spotnitz, Dick’in ölümsüz eserini ilk kez 20 yıl önce okumuş ve okuduğu andan itibaren derin şekilde etkilenmiş. Dizinin çekileceğinin netleşmesinin ardından strese girmiş ve bir kaç hafta karın ağrısı çekmiş, evden çıkamamış. Çünkü Spotnizt, her ne kadar kitaba bağlı kalmak istese ve onu değiştirmek istemese de bazı yerleri ekrana uyarlamak için eğip bükmek gerektiğinin de farkındaymış. 

Spotnitz, bu kadar endişelenmemiş olsaydı ve kitabın yazarı Philip Dick’in kızı Isa Dick Hackett’i dizinin danışmanlarından biri yapmasaydı muhtemelen kitapta anlatılandan daha farklı bir distopik dünya izlemiş olabilirdik. Bu sayede serinin çok başarılı bir uyarlamaya dönüştüğü konusunda sanırım eleştirmenler aynı fikirde.

Spotnitz aynı zamanda bu hikayenin yanlış anlaşılacağı konusunda çok endişelenmiş. İlk bakışta “Nazilerden nasıl kurtulunur?” sorusuna yanıt arandığı düşünülen hikayenin aslında daha derin sorular içerdiğini göstermek için çabalamış: Gerçek nedir? Özgürlük nedir? İnsan olmak nedir? İnsanlıktan çıkmış bir dünyada insan olmayı hatırlamak nasıl bir duygudur? gibi…

SONUÇ

“Yüksek Şatodaki Adam” korkunç ve kasvetli bir distopya olsa da böylesi bir tarihi tasvir etse de aslında iyimser bir hikaye. Bunu Spotnitz’in aşağıdaki sözlerinden anlıyoruz.

Benim bu dizi için size puan aralığım: 9-10. Yani “Kesinlikle İzleyin” olacaktır…

Spotnitz’in şu sözleri ile bitirelim bu yazıyı: Dünyada yanlış şeyleri görüyor ve bir şey yapmıyoruz. Çok pragmatik, bencil insanlara dönüştük. Para kazanmak, güvende olmak ve uzun yaşamak dışında ne ile ilgileniyoruz? Oysa ki yaşam bundan fazlasıdır. Bunu gördüğümüz ve eyleme geçtiğimiz zaman bu diğer eylemlerimize de anlam katar…

Yazar hakkında

1 Yorum

benim karalamalarım

Okan KÖROĞLU

Okan KÖROĞLU

neden buraya karalıyorum?

İnsanın terk edemeyeceği yegane varlık kendisidir. Projeler gelip geçebilir, işbirlikleri dağılabilir fakat insan kendisini terk edemez. Özeller konuşulur, içler açılır, çeneler düşebilir fakat insanın en samimi olduğu yine kendisidir. Bu sebeple kendi web sitem diğer tüm özel ve güzide projelerime rağmen benim en özel alanım. Çok yaşayıp çok yazmak ümidiyle.